Interviewer: Ebru Sargın

Interviewee: Özcan Güney 

‘Yaşamın merkezi İstanbul’

Özcan Güney bir yaşındayken Sivas’taki köyünden ‘büyük şehre’ göç etmiş bir İstanbullu. Onu Karaköy’deki ufak çiçekçi dükkânında bulduk…

Karaköy’ün bir ara sokağı. Güneşli bir İstanbul gününe ithafen hazırlanmış gibi ufacık bir çiçekçi dükkânı. Bu civarın küçük esnaflarından biri olan Özcan Güney kibar bir şekilde buyur ediyor beni dükkânına. İçerisi toplasanız, baştan sona üç adım. Fakat mis gibi kokuları size üç adımdan çok daha fazlasını hissettiriyor.

Özcan Bey 1967 Sivas doğumlu. Henüz kendisi bir yaşındayken köylerini bırakıp ailesiyle İstanbul’a göç ediyor. Bu sebeple İstanbul’da yaşamaya başlıyor o günden beri. Aile bağlarına çok önem veren bir ortamda yetişmiş, kendisi de hep bunun bilincinde olmuş. Bu yüzden de sıcak bir çocukluk dönemi geçirdiğini anlatıyor. ‘Mutluluk’ denilince de anında ‘aile’ kelimesi dökülüveriyor dilinden. Hayatının en zor anını düşündüğünde önce bir duraksıyor. Düşünüyor ve ekonomik krizler olduğunu söylüyor. Ufacık bir dükkân ile aile geçindirmenin ne kadar güç olduğunu ve küçük bir ekonomik sallantıda bile ailesinin geçim dengesinin hemen etkilendiğinden bahsediyor. Yine de tüm maddi zorluklara rağmen aşk demek, yaşamak demek onun için. Hayata bağlılığı ve yaşama sevinci tüm geçim sıkıntılarına rağmen dükkânın nasıl bu kadar güzel enerji verdiğini hissettiriyor. Söz konusu ülkemizin geleceği olduğundaysa karamsarlığını bir çırpıda ifade ediyor. Karamsar bir gidişat görmesine rağmen başkaları onun hayatında önemli bir yere sahip. İnsanın insana ihtiyacı olduğu görüşünden hareket eden Özcan Bey, bu yüzden insanın birbirine her zaman saygı göstermesi ve dostluğa, komşuluğa önem verilmesi gerektiğini söylüyor. Gittikçe azalan ve belki de son kuşağını yaşayan Karaköy- Tophane esnafının birbirine sahip çıktığını ve aralarında çok güzel bir dostluk olduğundan gülümseyerek bahsediyor.

Söz tekrar İstanbul’a geldiğinde “Burası yaşamın merkezi” diyor. Bu yüzden burada bulunmalıymış gibi hissettiğini söylüyor. Çok ufak yaştan beri burada yetiştiği içinde merkezi olarak başka bir yer düşünemediğini söylüyor. Bulunduğu yerden memnun Özcan Bey ve gençlerin sürekli bu taraflara doğru gelmesinin aynı zamanda bu bölgeye enerji kattığını söylüyor. Fakat gençlerin içki içmelerinden çok memnun değil kendisi. “Maalesef” diye ifade ediyor durumu ama yine de bir set çekmiyor bu duruma. Kişilerin bireysel yaşam haklarına saygı gösteriyor.

Özcan Bey her ne kadar İstanbul’u artık evi gibi kabullenmiş olsa da bir fırsat bulduğunda köyde yaşamak istediğini gözleri parlayarak söylüyor. İstanbul’a ne kadar adapte olmuş bir şekilde kendince huzurlu bir yaşam yaratmaya çaba sarf etse de köyde yaşamanın, özellikle de Sivas’taki, o daha bir yaşında çıkıp gittiği köyüne geri dönmeyi çok istediğini söylüyor. Fakat artık ne dükkânı ne de bu şehre tamamen kök salmış üç çocuğunu ve eşini alıp gidebilecek durumda. Hatta iş durumundan dolayı arada bir kaçmak için bile fırsatı olmadığından yakınıyor. Zaten oralarda artık ailesinden de hiç kimse kalmamış.

Mevzu aynı şehirde yaşadığı insanlara geldiğinde yine pozitif duygular veriyor Özcan Bey; “Çok güzel bir memlekette, çok güzel bir yerde yaşıyoruz” diyor. Fakat tüm bu güzelliklerin arasında birbirimize olan saygımızın ve dostluğumuzun gittikçe azalmasına üzüldüğünü belirtiyor. Gün geçtikçe karmaşıklaşan bu şehirde insanların daha çok sinirlerini kontrol etmesi gerektiğini düşünüyor. Özellikle ülke gündeminden düşmeyen çocuk ve kadına yönelik şiddet haberlerinin içler acısı olan durumuna hayli tepkili. Bu durumları kesinlikle kınadığını ve çok üzücü bulduğunu söylüyor. “Yönetim” diyor, “Yönetimdekiler hakkında söylenilecek şeyler var” diyor ama belli ki çekiniyor konuşmaya.

“Düşünceli, sert ve karakterli” olarak tanımlıyor kendini Özcan Bey. Onu en çok mutlu bayramlar mutlu edermiş. Herkesin bir araya gelmesiyle müthiş bir mutluluk yaşadığını söylüyor. Kendisini en çok mutlu eden şarkıyı düşündüğünde duruyor ve cevap vermek istemiyor. O özel şarkının ailesinden birine ait olduğunu ve kendine saklamak istediğini söylüyor. İletişim konusunda her zaman aile içindeki durumu onun için yeterli. Ne çok tanınmış ne çok yukarılardan kişilerle sohbet etmek gibi bir hayali var. “Eşimle sohbetim bana yeter, fazlasını istemem” diyor. “Gizlilik diye bir şey kalmadı, mahremiyet önemli benim için” diye düşünüyor ve en çok güvendiği insanın eşi olduğunu söylüyor. “İstanbul’un belirli bölgeleri yaşanabilir” diyor. Beyoğlu taraflarının karmaşasının kendisini ürküttüğünü, evinin Çengelköy taraflarında olmasından memnun olduğunu ekliyor. Yeditepeli İstanbul’un manzarasına sahip her yerini sevdiğini söylüyor. Milyonların hikâyesini barındıran manzaralar ona en çok keyif veren yerler. Bu güzel sohbetinden sonra teşekkür ediyoruz kendisine ve o yine kibarlığına kibarlık ekleyerek uğurluyor bizi. O mis kokulu rengârenk dükkânında kendi sandalyesine dönüyor, biz İstanbul sokaklarına.

Related portraits